2015-16
13 Ağustos 2015 güncellendi Futbol
0 13 Ağustos 2015

Selamlar, sevgiler;

İki hayali sahne…

Sahne 1

Arabasına bindi ve radyosunu açtı.
Sinyal vermeyi pek akıl etmezdi. Caddeye dönecekken sinyal vermediği için ne arkasındaki araba döneceği yeri anlayabildi ne de karşıya geçmek isteyen yaya.

Caddeye çıktı. Diğer araçlara şöyle bir baktı. Ne kadar çok yeni ve kaliteli araç vardı. “Çok geliştik canım ülkece, buradan belli” diye düşündü.

Gaza bastı. Diğer arabaların arasında slalom yaparak hızla ilerlemeye başladı. Onlarca kişinin canını tehlikeye atıyordu ama kendine güveni tamdı.

Yol kalabalıklaşır, tıkanır gibi olursa en sağdaki emniyet şeridine dalıyordu. O şerit ne için vardı ki! Ambulans, itfaiye, polis mi? Geçiniz… “Boşsa dalacaksın yola” dedi kendi kendine.

Hele alt geçide girmek için kuyruğa takılmak yerine sağdan ilerleyip en öne kırdığında kendisiyle bir gurur duyması vardı ki! Sırada beklese kaç dakika kaybolacaktı kim bilir! Sıra olmak hiçbir zaman ona göre olmamıştı.

Yolda bir sürü kırmızı ışık vardı. Işık sarıya döndüğünde önündeki aracın ne yaptığına bakmadan kornaya “zırt” diye dokunmasının trafiğe yaptığı katkıyı hiç bilememişti ama korna dediğin basılmak için yok muydu? Selektör ve korna onun için icat edilmişti.

Kavşaklardan birinde,sarıya dönen ışığı görünce yavaşlayacağına daha da gaza bastı. Yeşil “geç”, sarı “daha hızlı geç” anlamına geliyordu nasılsa. “Kavşağın diğer tarafındakiler düşünsün, ben geçerim” diye geçirdi içinden. Aynasına baktı, ışık kırmızıya dönmesine rağmen başka arabaların da arkasından geldiğini fark etti, tebessüm etti. Yalnız değildi.

Yeniden sokağa dönecekken kırmızı ışığa takıldı. Arkasında, yanında bir dolu araba beklerlerken baktı karşı yön bomboş, kamera da yok, kırmızıda geçti. Aynadan baktı… Diğer arabalar yol boşken hala ışık bekliyordu. “Enayiler” diye geçirdi içinden. İşte yeniden en öndeydi.

Sokakta ilerlerken karşıya geçmeye hazırlanan bir yaya gördü. Yavaşlamak yerine daha da hızlandı ki yaya buna cüret edemesin!… Zavallı yaya üzerine hızla gelen arabadan korkarak geri kaçtı. “Böyle püskürtürler adamı” dedi.

Bu arada dar sokakta hızlanmak onu hiç tedirgin etmedi. Yola kedi, yaya, çocuk fırlar diye düşünmedi bile. Yolu açılmıştı sonuçta!

Gideceği yere varmadan önce son olarak bir bisikletli hatırlıyordu. Evet evet… Ülkemiz şehircilik anlayışında yeri olmayan bisikletlilerden bir tanesine rastlamış, ona oldukça sokulup korkutmuş ve adamın sağda durmasına yol açmıştı. “Bir bunlar eksikti” diye de düşünmüştü.

Sonunda gideceği yerdeydi işte.Dağ taş araba olduğundan park yeri bakmak gibi medeni arayışlara girmedi. Arabasını kaldırıma çıkarttı ve görme özürlüler için hazırlanmış özel yolun ortasına manda pisliği gibi bıraktı. Kendisini eleştiren gözlerle bakanlara da “başkaları da park etmiş, onlara laf yok mu yani” diye kendince cevabını da yapıştırdı!

Kuralları çiğnemesi ona zaman avantajı sağlamıştı ve kendini bu nedenle “uyanık” hissediyordu. Zaten yol boyunca çiğnediği hiçbir kural yüzünden de cezalandırılmamıştı. Cezalar artırılmış, her yere kameralar konmuştu ama işte bir şekilde kaçıyordu.

Ayıplayanların ise hiç önemi yoktu. Ortam “uyanıklar” için müsaitti. Günlük hayatını berbat ettiği o kadar insanın ne önemi vardı ki?

Bu ülkede sadece o yaşıyordu. Yayalar, ambulans, bisikletli, kedi, çocuk, görme özürlüler, itfaiye ve diğer hiç kimse yoktu. Hiç olmamışlardı. Hayat sadece onun etrafında dönüyordu. Kurallar, arabalar, yollar onun ulaşımı için vardı sadece.

Hiç anlayamadığı asıl sorun ise, yolları onun gibi milyonlarcasının doldurmuş olması idi.

***

Sahne 2

Takımının mağazasından aldığı bol yıldızlı, renkli formasını giydi. Kanepesine oturdu ve televizyonu açtı. Tuttuğu takımın maçı için bütün gün geyik yapmış, sağa sola sataşmış, iddialaşmıştı.

Bir dünya para verdiği “dikodırını” açtı… Onun gibi “çoğunlukta olanların” hoşuna giden davullu zurnalı yayın başlamıştı. Tuttuğu takımın kadrosunu öve öve bitiremiyor, ekrandan ona adeta dünyanın en büyük kulüplerinden birinin taraftarı olduğu hissini veriyordu. Hakikaten öyle olmadığını bildiği halde bu duyguyu seviyordu. Premier müşteri olmak güzeldi.

Maç başladı. Şöyle bir stada baktı. Ağzına kadar dolmuştu ve çok modern görünüyordu. Kameralar pozisyonları her açıdan veriyor, hiçbir şey gözden kaçmıyordu. “Çok gelişti canım bu ülkenin futbolu” diye övündü.

Tuttuğu takımın oyuncusu rakibine bağırarak defalarca kez küfrettiğinde takımı eksik kalacak diye endişelendi ama hakem oralı bile olmayınca rahatladı. Nasıl olmuş da hakem gözünün önündeki bu pozisyonu atlamış diye düşündü ama olsun sonuç takımı lehineydi. “Hakeme çaktırmazsan sorun yok. Uyanık olacaksın” diyerek üzerinde fazla durmadı.

Asıl, hakemin rakipten gelen faule düdük çalmaması üzerinde durdu. Adalet neredeydi? Hakemler kesin rakiplerinin etkisinde kalıyordu. Ancak tertemiz şampiyonluk mücadelesinden vazgeçmeyeceklerdi!

Aslında ezeli rakipleri bu değil, farklı bir kulüptü. Ah ne kadar da büyük bir rekabetti onlarınki… Popçular yalandan birbirine sataşmıştı geçen gün yılışık bir magazin programında; çok eğlenmişti izlerken. Üstelik söylendiğine göre dünyanın gözü bu ikisinin rekabetinin üstündeydi. Çok gelişmişti ülke futbolu canım çok! İşte ülkenin ileri gelen düşünürleri olan popçular da öyle diyordu.

Bu rakip ise tuhaftı. Şampiyonlukları falan vardı ama uzun süredir varlık gösteremiyordu. “Üçüncü büyük sonuçta” diye geçirdi içinden. Bunların taraftarları cinsti zaten. Sık sık adil rekabet gibi kavramlarla konuşur, futbola ve spora felsefi yaklaşır, “bir bunlar eksikti” dedirtirlerdi. “Bu kadar ünlü oyuncu getiriyoruz ülkeye kıskanıyorlar tabii… Fanatik bunlar fanatik” diye söylendi.

Maç kopmamıştı. Rakip direndikçe canı sıkıldı. Hatta bir ara rakibin atağında penaltılık pozisyon oldu. Heyecanlandı, ter içinde kalan kafasını takımının lisanslı şapkasını çıkarıp ferahlattı. Hakem penaltıyı vermediğinde, “görmedi herhalde” dedi, derin bir iç çekti. İnişleri çıkışları ile ne zevkli oyundu futbol!

Tam maç böyle bitecek diye düşünürken son dakikada hakem bir penaltı uydurdu!… Sevinçten havalara zıpladı. Keyifle üzerinde takımının logosu olan meşrubatından açtı.

Pozisyona ağır çekimde baktı, penaltı değildi. Çok da takılmadı… “Olsun hakem verdi ya oh” diye geçirdi içinden. İtiraz eden rakiplerini gördü “ezik oğlum bunlar” diye tebessüm etti.

Oyuncu topu aldı ve penaltı noktasına koymadan önce noktayı ayağıyla eşelemeye başladı. Rakip itiraz etmesine rağmen hakem oralı olmadı. Pek hoşuna gitti bu sahne… Güldü ve “vay enayiler” dedi. Kendi oyuncusu da cin gibiydi valla. “Uyanıkmışsın oğlum helal olsun sana”…

Atış yapılmadan önce hakem baktı, rakip takımın oyuncularından birisi çizgiye basıyor. Oyuncuyu uyardı. Halbuki aynı anda çizgiye basan iki takımdan başka oyuncular da vardı. Spiker rakip takımın oyuncusunun sarı kart sınırında olduğunu söyledi. Oyuncu inatlaştı hakem de bastı sarı kartı.

“Oh olsun” dedi… İnatlaşmayacaksın hakemle… Sonu bu olur! Kurallar uygulanmalı tabii ki. Bir an aklına bu kuralın daha önce hiç uygulanmadığı geldi ama ona neydi ki! Sonuçta karar tuttuğu takımın lehineydi.

Penaltı gol oldu… Maç bitti… Tuttuğu takım kazandı. Sonunda yıldız alınmıştı işte. Sonuç bu olduğuna göre kuralların kime nasıl işlediği önemli değildi. Onun kulübü çok büyüktü ve büyüklük böyle bir şey olmalıydı.

Şimdi kanaldan kanala gezip keyif yapma zamanı gelmişti. İşte herkes söylüyordu ne de büyük bir kulübü tutuyordu, ne de zor bir maçı çevirmeyi başarmıştı. Hakem de insandı, hata yapardı, o da bu oyunun bir parçasıydı. Hem rakip de hakemle inatlaşmayacaktı canım!

Üstelik hakemler ezeli rakibini de az kollamamışlardı. O zaman hayat güzeldi de şimdi mi hakem hataları sorun oluyordu! Hem dünyanın en büyük üç rekabetinden birisinde bunların olması doğaldı. Sezon boyunca lehlerine uydurulan penaltılar, verilmeyen kartlar hatırlatıldığında cevabı hazırdı… “Ama diğeri de yapmıştı. Ona neden söylemiyorsunuz?”

Ülkede futbol artık eskisi gibi değildi. Parasal büyüklükler o noktaya gelmişti ki, dünya bu ligi konuşuyordu. Bu lig Avrupa’nın sayılı liglerinin arasına girmeyecekti de kim girecekti?

Hal böyleyken nasıl oluyordu da kulüp takımları ve milli takım uluslararası maçlarda sürünüyordu, orasını çok düşünmezdi. Geyik açıldığında da “bizden adam olmaz abi” der geçerdi. Forma yıldız doluydu sonuçta!

Gece geç saat olmuştu. Takımının lisanslı terliklerini çıkardı, lisanslı pijama takımını giydi, yattı ve tutarsızlık, çelişki ile dolu bir günü daha kapattı, huzur içinde uyudu. Heyecanlıydı da… Ertesi gün tüm gazeteler takımını ve zaferlerini yazacaktı. Dergi gazete ne varsa alacaktı.

Onun için takımından başkası yoktu. Bu ligde sadece onun takımı yarışıyordu. Rakip yoktu, kural, prensip, spor yoktu. Sadece kendisi ve kazanmak vardı. Futbol onun kulübü etrafında dönüyordu. Rakipler, statlar, naklen yayınlar onlar için vardı. Bunun için para ödemeye hazırdı ve ödüyordu da. Karşılığını da alıyordu. Ekonomi, arz-talep böyle bir şey değil miydi?

Bir türlü anlayamadığı asıl sorun, kendisi gibi milyonlarcası tarafından spora böyle bakılıyor olması idi.

***

Toplumca hayatı aşağı yukarı böyle algılıyoruz.

Sadece “ben” varım. Geri kalan yok… Empati ve kolektif fayda kavramı diye bir şey yok. Dolayısı ile karşımdakine saygı yok, tahammül sıfır!… Herkes, her şey, kurallar, prensipler, kurumlar “benim” için var. “Benden” ötesi yok.

Çelişkiler, tutarsızlıklar ve bilgisizlik içinde, işine gelmeyeni dışlayıp, işine geleni yan cebine atan “kurnaz”lık üzerine kurulu bir hayat algısı.

Böyle araba kullanıyoruz.

Demokrasi anlayışımız böyle.

Sanata bakışımız böyle.

Böyle alışveriş ediyor, oğlumuzu böyle işe yerleştiriyor, böyle tatil yapıyoruz.

Böyle sıra oluyoruz, hatta olduğumuzu zannediyoruz, olamıyoruz!

Şehirciliğimiz böyle. Şehirlere bakın, görün. İnsan mı ön planda rant mı?

Siyaset algımız böyle.

Adı üstünde, çevre… Ancak, parkta beş metre ileride çöp kutusu dururken çöpünü yere atan geri zekâlıya durumu anlatamazsınız. Çünkü çevreye bakışı bu. Sadece o var, başkası yok!

Adalete bakışımız böyle. Hakkımız yendiğinde şahin, hak yerken “uyanık”…

Ekonomiye bakışımız böyle. Zor çekmeden lor yenmez prensibi silinip gitmiş… Sadece tüket, tüket tüket.

Böyle bir toplumda spora bakışın batılı standartlarda olmasını bekleyemezdik herhalde değil mi?

Kuralları çiğneyerek varacağı noktaya erken giden “uyanık” bilmemektedir ki, içinde olduğu toplum kendisi gibi milyonlarca “uyanık”tan oluşmaktadır ve medeniyete giden yolu tıkayan asıl sorun bu “uyanıklık” algısındadır.

Bu milyonlarca “uyanık”, “uyanıklıklarının” yol açtığı kaosun, kuralsızlığın, organize olamama halinin, haklı yerine güçlü olanın borusunun ötmesi ile ortaya çıkan güvensizlik ortamının topluma kolektif bir maliyet ödettiğini bilmez. Bu prototip, algı düzeyi empati yapamayacak kadar zayıf olduğundan çevrede kendisinden başkası yokmuş gibi hareket eder.

Üstelik çok sayıda araba sahibi olarak zengin ettiği yabancı otomobil firmalarını ülkesinin gelişmesine yoran müthiş dimağ gibi, bir takım fiziki iyileştirmelerle kolayca çağdaş toplum olduğunu zannedebilir.

Bozukluğun önce zihinsel olduğunu bilmediğinden, fiziksel eksiklikleri az gelişmişlikle paralel tutar. Halbuki az gelişmişlik kafasının içindeki bu bozuk hayat algısından ileri gelir.

Maçlar çok kamerayla verildiği için hiçbir pozisyonun gözden kaçmamasını çağ atlama olarak görür ama her pozisyon göz önündeyken her nasılsa neden hala ilk iki sıranın aynı takımlar tarafından paylaşıldığını sormaz!

***

Geçtiğimiz iki ay boyunca transferde yaşananların ligimize olan iştahı artırmasına kanmamak lazım.

Büyük futbolcuların kariyerlerinin sonunda ligimize uğramalarını “futbolumuz çağ atladı, marka değerimiz uçtu, dünyanın gözü üstümüzde” diye yorumlamayı bozuk hayat algımızın futbolcası olarak görüyorum.

Sanki sanırsınız, Real Madrid’in, Bayern’in ilgilendiği yetenekler Türkiye’yi seçmişler.

Sorunsuz, defosuz, kariyerinin başında ya da ortasında dünya çapında bir oyuncu olup da Türkiye’ye gelen bir Ribbery’i hatırlıyorum. O da senesinde uçtu gitti. Bunun dışındaki büyük transferlerin hepsi bir yerlerinden defolu.

Benzer şekilde, statlardaki iyileşme, naklen yayın teknolojisindeki sıçramalar, tribün terörünün önüne geçmek için çıkarılan yasalar ile futbolu çağ atlamış olarak görmek hep yollardaki altyapının gelişmesi, cezaların artırılması ile trafikte medeni ülkelerin düzeyini yakaladığımızın sanılmasını çağrıştırıyor.

Hala büyük şehirlerdeki rezil trafik görüntüsü, birbirini ezerek, gırtlak gırtlağa araba kullanan acıklı insan manzaraları, kazalarda kaybedilen insan sayısı gibi konularda perişan noktadayız.

Tıpkı kulüpler ve milli takım düzeyinde uluslararası düzeyde perişan noktada olduğumuz gibi. Kendimizi “marka değeri” gibi fiyakalı laflarla kandırıp duruyoruz.

Ligimiz, olmayan bir büyüklüğün yutturulması konusunda gerçek bir pazarlama harikası olduğu için, tartışma “marka değeri” etrafında yoğunlaşır ve sıra konunun özüne gelmez.

Konunun özü ise rekabetçi bir ligimiz olmadığı gerçeğidir.

***

Aslında televizyonlarda spor programlarında çok kaliteli yorumcular var. Hem bilgi düzeyleri hem de Türkçeyi kullanışları çok iyi.

Bu iş hakikaten sınıf atladı. Maraton başta olmak üzere birçok kanaldaki o sığ, taraflı ve bazısı kahvehane seviyesindeki, karşılıklı atışma, konu ile alakasız şovlarla insanları oyalama üzerine kurulu programlara hapsolmuş ülke futbolu hakkında artık çok daha detaylı, düzgün, seviyeli yorumların yapıldığı programlar var.

Beşiktaş başta olmak üzere kimde ne olup bitiyor o programlardan izliyorum. Yorumcuların istatistiklerden yararlanma özelliği harika. Avrupa’nın en uzun takımı, dünyanın uzaktan en çok şut çeken takımı, kalecilerin aldığı dakikalar, ne ararsanız var.

Bunlar, tüm kurumları ile dört başı mamur diyebileceğiniz gelişmiş liglerde çok anlamlı olabiliyor belki ama bizimki gibi eksiklikleri çok daha başka yerlerde olan liglerde sadece bir yere kadar geçerli sayılabiliyor.

Bakınız, televizyonlarda hiç girilmeyen konulardan birisi olan hakem hatalarında hiçbir yerde üzerinde durulmayan bazı istatistikleri de ben vereyim.

Bakalım bu istatistikler, akla gelmeyecek kadar çok sayıda detayı bizlere anlatan istatistiklerin cirit attığı spor programlarımızda seslendirilen “harika bir ligimiz olacak” sloganına ne kadar uyacak.

Meşhur şike/teşvik sürecine konu olan 2010-11 sonrasındaki dört sezonda üç büyüklerin maçlarında yapılan hakem hatalarına ait saptamalar şöyle:

1. Maçlarında en fazla hakem hatası tespit edilen (85/141) takım da, bu maçlarda en çok hakem hatası yapılan (146) takım da Beşiktaş.

2. Penaltı hatalarından büyük oranda zarar gören takım Beşiktaş. Bu hatalardan en çok fayda sağlayan takım ise Fb. Dört sezonda Beşiktaş’ın 35 penaltısı verilmezken, bu rakam Gs için 25, Fb için 22. Bu dönemde Fb için 10 penaltı icat edilirken, bu sayı Gs için 6, Beşiktaş için 2.

3. Kart hatalarında da kabak Beşiktaş’ın başında patlamış. Son dört sezonda 13 Beşiktaşlı oyuncu kırmızı kart görmesi gerekirken görmemiş. Bu rakam Gs için 22, Fb için 28. Beşiktaşlı oyuncuların yanlış gördüğü kırmızı kart sayısı ise 9 iken, bu sayı Gs ve Fb için sadece 2.

4. Kartlardaki dengesizlik kendisini rakiplerin görmesi gerekirken görmediği kartlarda da gösteriyor. Beşiktaş’ın rakipleri 29 defa kırmızı kart görmesi gerekirken sahada kalmış. Bu rakam Gs için 12, Fb için 9.

5. Son dört sezonda gol hataları da Fb ve Gs’ye daha fazla oranda yaramış. Beşiktaş’ın rakiplerinin 12 hatalı golü geçerli sayılırken, bu rakam Gs için 10, Fb için 3 olmuş. Beşiktaş’a 12 hatalı gol verilirken, Gs’ye 15, Fb’ye de 11 hatalı gol yazılmış.

Dikkat ederseniz, Kasımpaşalı Donk’un topu topa fırlatması, Gs’nin şampiyon olana kadar tek kırmızı kart görmemesi, Beşiktaş’ın bir devrede 9 penaltısı verilmezken Fb’ye sadece ilk yarıda 6 penaltı uydurulması, Fernandes’e çıkış tünelinde kart gösterilerek cezalı duruma düşürülmesi, sadece Atiba’nın ayağının çizgiye bastığının görülmesi ile derbi öncesi cezalı duruma düşürülmesi, penaltı noktalarının eşelenmesine seyirci kalınması gibi pozitif bilimlerle açıklanmayan hadiselere hiç girmiyorum bile. Daha neler gördük neler… Beşiktaşlılar derbi öncesi kenardan gelen uyarıyla atılırken kulağının dibinde “fuckoff” diye bağıran Fb’liyi duymayan, barajdan atılan smaçları gözüne kar suyu kaçtı diye görmeyen, ceza sahasına havuza balıklama atlar gibi atlayarak emek çalan Gs’li oyuncunun istediği penaltıyı veren hakemler, neler neler…

Gene aynı dönemde üç büyüklerin kendi aralarındaki toplam 30 maçta yapılan hakem hatalarının dağılımından çıkan sonuç da şu:

1. Derbi maçlarında en çok hata yapılan (14/30) takım da, bu maçlarda en çok hakem hatası yapılan (34) takım da gene Beşiktaş.

2. Penaltı, kart ve gol hatalarının toplamında Beşiktaş en çok zarar gören takım olurken, Gs dengede kalmış, Fb ise derbilerde toplamda hakem hatalarından yararlanan takım olmuş.

3. Penaltı hatalarında üç kulüp de lehte/aleyhte kıyaslamasında dengede görünüyor.

4. Kart hatalarında Gs dengede iken, Beşiktaş net zararda, Fb ise net kârda. Örneğin, oyundan atılması gerekirken atılmayan Fb’li sayısı 10. Beşiktaş’ın rakibi olup da atılması gerekirken atılmayan oyuncu sayısı ise 9… Fb’nin rakipleri 3 defa kırmızı kartı boş yere görmüşken, bu rakam Beşiktaş için sıfır.

5. Gol hatalarında da Gs’nin dengede durduğu, Beşiktaş’ın net zararda, Fb’nin ise kârda olduğu ortaya çıkıyor. Beşiktaş’ın rakiplerine 5 yanlış gol kararı verilirken, bu sayı Fb için yalnızca 1. Bu arada Beşiktaş’a verilen yanlış gol sayısı 1 iken, Fb’ye verilen yanlış gol sayısı 4.

Özetle son dört sezonda, ligin seyrinde çok önemli kırılmaları beraberinde getiren derbilerde hakemler Beşiktaş’a pek de iyi gözle bakmamışlar. Derbilerde hakem hataları en çok Fb’ye yaramış.

Bu istatistikleri ve yukarıdaki birbirinden komik hadiseleri o çok benzemeye çalıştığımız gelişmiş futbol ülkelerinde nasıl açıklarlar acaba? Öyle örnekler var ki, artık “hakem de oyunun bir parçası” diye kafanızı kuma da gömemiyorsunuz.

Ya da acaba bu istatistikler ve hadiseler “marka değeri” kavramının hangi kısmına tekabül etmekte?

Bu istatistikler diyor ki, bu ligin üç büyükleri olarak adlandırılan kulüplerinden ikisi penaltı, kart ve gol kararlarında birine göre çok daha avantajlı.

Böyle bir gerçeği yok sayarak lig başlarken “acaba kim şampiyon olacak” diye heyecanlanan bir kitle yaratmaya çalışan sistemi gayet iyi anlıyorum. Çünkü futbola yatırılan paralar çok büyük ve artık sistem “sahada adalet” gibi ağır ahlaki tartışmaları kaldıramayacak kadar kırılgan hale geldi. Hangi pazarlamacı ürününün defosunu ortaya çıkartır?

Futbol ekonomisinin %40’ı diye şike ve teşvikin karşılığında küme düşürülemeyen kulüplere sahip tek ülkeyiz sonuçta.

Şike/teşvik süreci yatırımları bitirecek diye gece gündüz maç oynatıp statüsü bir gecede playoff’a devşirilen ve o playoff’un finaline Gs ile Fb çıkartılan muhteşem bir lige sahip tek ülkeyiz.

Ancak, işin parasal boyutuna yüklenip, marka değeri sloganını ne kadar zorlarsanız zorlayın gerçekler değişmiyor. Bu ülkede marka değeri şişirme. Çünkü marka değeri olması için önce rekabetten bahsetmek gerekiyor. Liginiz rekabetçi mi? Hayır…

Önce hakem hatalarının son dört sezonki dağılımına bakın, sonra da son dört sezonun puan durumuna. Bu ikisi el ele bize ne olduğumuzu söylüyor aslında. Bir tarafta ilk ikinin iki kulüp arasında paylaşılması, diğer tarafta müzmin üçüncü bir Beşiktaş.

Yani sistem diyor ki… Bu ligde 16 takım ağzıyla kuş tutsa Şampiyonlar Ligi pastasını yiyecek kulüpler bellidir. Süslü püslü istatistikler, fiyakalı yorumlar, büyük laflar sezon başı heyecan yaratabilir. Böylece tüm taraftarların iştahı kabarır ve tüketim artar. Pazarlama denen şey zaten budur.

Beşiktaş ya da bir başka takım sezonu çok iyi götürebilir, ancak sonuçta hokus pokus bir bakarsınız üçüncü olmuş. “Bunlar mı şampiyon olacak” denen takım da şampiyon. Ne sihirdir ne keramet!

Rekabetçiliğin olmadığı hokus pokus ligini de üç beş isimli oyuncu geldiği için “dünyanın gözü üstümüzde” diye konuşur, kendimizi kandırırız. Sonra da Avrupa’da Shaktar Donetsk gelir şamarı atar, oturur “biz neden böyleyiz” diye yalandan tartışırız.

***

Neden böyleyiz?

Ligimiz rekabetçi değil… En temel eksik bu.

Bu eksik yüzünden, altyapı devrimi yapılamıyor. Nasıl yapılsın ki… Ülke futbolu CL pastasının paylaştırılacağı ilk ikinin değişmediği kısır ve düzeysiz bir çekişmeye hapsedilmiş. Altyapıya uzun vadeli ve bilimsel yaklaşacaksınız da ne olacak? Kırmızıda geçip aynasından arkasında bekleyenlere “enayi” diyenler atı alıp Üsküdar’ı geçerken sizi kim koruyacak?

Bu sezonun Bursaspor’u çok güzel bir örnek. Geçen seneki kadroyu koruyabilseler, birkaç doğru takviye ile normal şartlarda şampiyonluğa oynamaları çok doğal idi. Ancak, o oyuncuları elde tutamadılar ve takım darmadağın oldu. Çünkü herkes biliyor ki Bursaspor (ya da bir başkası) ne yaparsa yapsın kendini en iyi ihtimalle lig üçüncüsü, dördüncüsü ya da Türkiye Kupası finalisti olarak bulacak. Hiçbir kulüp bu ortamda, uzun vadeli başarılardan, ligin domine edilmesinden, Avrupa’ya sürekli gitmekten falan bahsedemez. Böyle bir durumda hangi oyuncu, talibi varken o takımda kalmak ister? İstemiyorlar da zaten. Alın size alt yapı alın size yatırım!

Bu eksik yüzünden bin bir emekle ve büyük maliyetlerle gelinen tesisleşme noktasının hiçbir anlamı kalmıyor. Düşünsenize, stadını Ocak ayında bitireceği sezonun fikstüründe Beşiktaş’ın ilk yarı derbilerinin hepsi içeride. Ne tesadüf değil mi!

Konu açılmışken, Allah aşkına bir bakın… Ligin en sıcak deplasmanları olan Mersin, Antalya ve Gaziantep’e Beşiktaş ne zaman gidiyor, Gs ve Fb ne zaman gidiyorlar. “Marka değeri” tanıtımında kullansınlar bunu: Fikstürü ile dahi iki kulübe hizmet eden, işi şansa bırakmayan tek lig!

Bu eksik yüzünden ligi ve derbilerini kardeş Azerbaycan’dan başka kimse izlemiyor. Derbilerde uluslararası medyadan sadece üç-beş kişi görev yapıyor.

Bu eksik yüzünden uluslararası başarılar konjonktürel ve arızi oluyor. Bir başarının arkası gelmiyor ve yeni heyecanlar için rakiplerin başarısızlığını beklemek gerekiyor.

Bu eksik yüzünden, ligin ilk ikisinin oyuncularına transfer döneminde kimsenin bakmaması, üçüncüsünün oyuncularının dünyanın dört bir yanından teklif alması gibi tuhaf görüntüler ortaya çıkıyor.

Bu eksik yüzünden ekol olma yoluna giremiyoruz.

Ekol olmak Almanya’nın, dünya futbolunda düşüşte olduğu dönemde dahi Almanya olması ve her turnuvaya kafadan katılması, en kötü çeyrek final oynayabilmesidir.

Ekol olmak, bir futbol tarzını temsil etmek ve o tarzı sürdürecek kadroları yetiştiren güçlü altyapı sayesinde süreklilik oluşturmaktır.

Bizde kim bu ekolün takipçisi söyler misiniz? Bakınız büyüklere, devamlı bir hoca ve kadro değişikliği karmaşası içindeler. Bir tarafta kendilerine sunulan hakem ve medya desteği ile bölüştükleri kupalarda birbirlerini geçmekten başka bir kaygısı olmayan iki kulüp, diğer tarafta onları geçme potansiyeli olduğu halde kafasını hakemlerin ve Federasyon’un çifte standartlarından kaldıramadığı için müzmin üçüncü bir diğer kulüp. Ve kalan 15 takım daha… Ligimiz bu.

Beşiktaş, feda sezonu ile başladığı yeniden yapılanma sürecinde kalıcı bir şeyler yapmaya çalıştı. Başı sonu belli bir transfer politikası ile altyapısını dışarıda almış Türk oyunculara yatırım yaparak, tek sezonluk değil uzun sürece yayabileceği genç bir takım yaratmaya çalıştı. Her sene üstüne koyarak bir yere geldi. Ancak, özellikle Fb’nin istediği yapıldı ve şak diye 14 yabancı kuralına geçildi. Al sana yatırım.

Son üç sezonda transferden bütçeye, kulüp idaresinden tesisleşmeye kadar planlı hareket etmeye çalışan, ona göre hoca ona göre oyuncu getiren kulüp Beşiktaş ama ne yaparsa yapsın üçüncü. Al sana rekabet!

Lig hokus pokus ligi olmaktan çıkıp rekabetçi hale gelmedikçe futbolda ekol olma yoluna giremeyeceğiz. Bunu ne ne MarioGomez, ne Van Persie, ne Podolski değiştirecek.

Hayatı algılayışı “sadece ben varım” düzeyinde, empatiden yoksun, kuralların kendisi için var olduğuna inanan bu insan altyapısı ile rekabetçi bir ligimiz falan da olmaz.

Ortalama futbolseverin spora bakışı yüzeysel ve fırsatçı. Sayıca çok olduğu için sadece endüstriye dâhil olup tüketmesi mutlu olması için yeterli. Zira, endüstri ürünü ona göre şekillendiriyor. Mutlu olduğu sürece de rekabetçi bir ligde yarışmıyor olması önemli değil. Öyle ya… Gs ya da Fb’nin en kötü 2-3 senede bir şampiyonluğu muhakkak. Son 20 senenin 17’sini şampiyon bitirmişler! Birisi olamadığında da diğeri şampiyon zaten.

Ve bu son 20 sene, havuz sistemine geçilip, parasal büyüklüklerin anormal cazip haline gelmeye başladığı döneme isabet ediyor.

Bu nedenle bizde ortalama futbolsever, şampiyonluklar gelirken yaşanan çifte standartlarla çok ilgilenmez, tarih bilmez, istatistik sevmez. Beşiktaşlılar detaylara girince de “fanatik bunlar” deyip çekilir. Yemi düzenli olarak verilen akvaryum balığı gibidir. Deniz balıklarına tuhaf gözle bakar.

Kendilerini Avrupa’da desteklemeyen Beşiktaşlıları da anlamakta güçlük çeker. Memleket meselesi olan uluslararası maçlarda alınan yenilgiler nasıl olur da Beşiktaşlılarca memnuniyetle karşılanabilir?

Beşiktaşlılar orada da konuya daha analitik bakar. Zira, Beşiktaşlıya göre aslında gerçek memleket meselesi ligin içine sokulduğu kısırdöngü yüzünden ülke futbolunun perişan olmasıdır ve bu kısırdöngüyü yaratan çifte standart kültürünün yurt dışında paye almasını istememektedir. Asıl bu noktada hassas olunması gerekmektedir ama nedense orada kimse üzerine alınmaz.

Önce rakibine avazı çıktığı kadar bağırarak küfreden oyuncunun sahada kalmasını, tek kırmızı kart görmeden şampiyon olup yıldızlar takılmasını ülkenin sporu adına tek kelime eleştirmeyeceksin, tersine böyle gelen başarılarla bando mızıka eğlenip, gururlanacaksın, sonra da o çifte standartlarla yurt dışına gittiğinde seni desteklemeyenlere “fanatik bunlar” diyeceksin.

Samimiyet sorunu var!

Aynı lisanı konuşmuyoruz.

***

Dalga geçer gibi…

Dört sene önce şike/teşvik sürecini “Gs de yapıyordu ama” diye savunan zihniyet bugün “Fred doping yaptı, Shakthar elensin, nerede adalet” diye UEFA’ya veryansın ediyor.

Gs şampiyon olana kadar 8 kırmızı kart görmesi gerekirken tek kırmızı kart görmemiş. Sekiz kartın altısını görmesi gerekirken sahada kalan Melo demeç veriyor: ”şampiyon olmamız engellenmek istendi ama Tanrı büyük”.

Konu şampiyon olup CL gelirlerini doğrudan elde etmek, yıldız takmak falan olunca yöneticiler kalkıp kendini ceza sahası içine atıp hakemi kandıran oyuncusunu savunuyor. Teknik adamlar olmayan penaltıları “ben uzaktım, hakem verdiyse doğrudur” diye geçiştiriyor.

Ancak, çifte standartlar kendi çıkarlarına dokununca ortalık yangın yerine dönüyor. Adalet, rekabet, uluslararası normlar vb. kavramlar havada uçuşuyor.

Bu yüzden, bana göre bu samimiyetsiz ortamda bu insan malzemesi ile bu iş daha uzun yıllar düzelmez.
Futbol bir kısırdöngünün içine hapsedilmiş, adeta az gelişmişlik tarihi yazılıyor.

Kısırdöngünün matematiği ortada… Neresinden başlarsanız başlayın aynı noktaya geliyorsunuz.

1. Futbolumuz iki kulüp odaklı olduğu için rekabetçi bir ligimiz yok.
2. Rekabetçi bir ligimiz olmadığı için ekol olamıyoruz.
3. Ekol olamadığımız için başarılarımız konjonktürel ve tesadüfi.
4. Toplum ben merkezli bireylerden oluştuğu için hak edilmiş başarı kavramında samimiyet sorunu var.
5. Bu yüzden ekol olamamak toplumun önceliği değil.
6. Bu umursamazlık endüstriyi çoğunluğa istediğini vermeye zorluyor.
7. Bu yüzden futbolda yatırımlar çoğunluğun mutlu edilmesini öne alıyor.
8. Bu da futbolumuzu iki kutuplu hale getiriyor.

Döndük mü başa!

Kendi takımından dahi olsa adil olmayan her hareketi, kararı, başarıyı samimi olarak eleştiren, elinin tersiyle iten yığınların oluşturduğu bir toplum olana kadar, endüstriden bize “hak edilmiş başarılardan oluşmuş hakiki bir ürün” sunmasını talep edene kadar, özetle aynı lisanı konuşana kadar bu kısır döngüden çıkmamız mümkün değil.

***

2015-16 için samimi tahminim de şöyle.

Fb, Gs kıskançlığı üzerine kurduğu rekabet anlayışını dördüncü yıldız üzerine şekillendirecektir. Ülke ölçeğine göre muazzam para harcayarak kurduğu takım lige sallantıda başlar, Beşiktaş ve Gs de iyi giderse, teknik adamın adaptasyonu ve yeni takımın yarıştan kopmaması adına gene çifte standartlar izlememiz muhtemeldir. Artık son dakikada olmayan penaltılarla mı olur, sağa sola küfreden tekme savuran adamların görülmemesi, duyulmaması ile mi olur onu haftalar ilerledikçe görürüz. Fb’nin geride kaldığı bir yarış düşünülemez. Ortalık yangın yerine döner. Gümrük Birliği, BM üyeliğimiz falan sorgulanır.

Gs, ligin çifte standartlara şampiyonluk kaybetmeyen tek takımı olduğu için bence kendine en çok güvenen kulüp olmalıdır. Melo’nun yerine ben bile oynasam şampiyonluğun bir numaralı adayıdır. Hele hele bir ara kötü gider, üst üste farklı mağlubiyetler almaya başlarsa bilin ki aslında şampiyonluğa koşmaktadır. Kimse bir takımın nasıl olup da kırmızı kart görmeden şampiyon olduğunu konuşmaz ama şu cümleyi bir milyon kez duyarsınız: “Çok heyecanlı bir ligimiz var, hiç tahmin etmediğimiz takım şampiyon oldu.”… Halbuki kırmızı kart geçirmez zırhıyla Gs şampiyonluğun her zaman ilk adayıdır.

Beşiktaş ise lige iyi başlarsa penaltıları verilmez, küfürler duyulmaz, göze kar suyu kaçar, çizgiye basanlar cezalandırılır falan. Kötü başlarsa, geçici bir süre penaltıları verilir, tekmeler görülür, yarış renkli olur… O sırada stat mevzuu, yabancı kaleci lazımdı falan derken hakem hatalarını Beşiktaşlılar bile atlar. “Ama Atiba da basmayacaktı, Şenol Güneş de oyunu okuyamadı” diyen bir sürü Beşiktaşlı çıkar, anlatamazsınız. Kimse diğerleri kötü oynarken şampiyon olabiliyorken Beşiktaş’ın kötü oynama hakkı olmadığını sormaz. Değişmeyen kader, dananın kuyruğunun koptuğu noktalarda, misal derbilerde kuyruğun hep Beşiktaş’ta kalmasıdır. Son karede şampiyonluk için 34 maçın 34’ünde de formda ve kusursuz olmak zorunda olduğundan üçüncü olur, lige getirdiği renk için Maraton’dan kocaman bir alkış alır. Alkışın kocaman olması önemlidir.

Bu arada peşinen söyleyeyim… Parreira ve Hamza Hamzaoğlu her kararında haklı ve başarılıdır, hiç hata yapmaz, tek hata yapan teknik adam Şenol Güneş olur. Muhtemelen Gs ve Fb forveti gol kaçırmaz, sadece Beşiktaş forveti kaçırır. “Ama Cenk Tosun da atacaktı”, “ama Şenol Güneş de oyunu okuyacaktı” diye diye hakem hatalarının eşitler arasındaki mücadeleye yaptığı etki halının altına süpürülür. Bunu Beşiktaşlılardan bile duyarsınız.

Benim gibi az sayıdaki “adil rekabet olmadan olmaz”cılar tarihten örneklerle, istatistiklerle bol bol bağırır… “Uyanıklar” bizi fanatik olmakla suçlar, Fb dördüncü yıldızı takar, endüstri mutlu olur, Milli Takım Avrupa Futbol Şampiyonası’na da Dünya Kupası’na da gidemez ama yalandan iki ahla vahla Haziran’da gene “Fb şöyle uçtu Gs böyle kaçtı” diye kendimizi kandırmaya kaldığımız yerden devam ederiz, görme engellilerin yoluna arabalar park eder, trafikte kepazelik devam eder, emniyet şeridi devamlı tıkanır falan filan…

2015-16 hayırlı olsun.

Cengiz Gürsel

  • Beğenenler
Cevapla